22 Temmuz 2017 Cumartesi
Ana sayfa » Suriye, “Türkiye’nin Vietnamı”na Dönüşebilir
Suriye, “Türkiye’nin Vietnamı”na Dönüşebilir

Suriye, “Türkiye’nin Vietnamı”na Dönüşebilir

Türkiye’nin de önemli bir aktör olduğu Ortadoğu coğrafyası, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar savaş ve gerilim içerisinde. Haber bültenlerinden her gün üzerimize yeni haritalar, yeni paylaşımlar, yeni kan yağmurları yağıyor. Öte yanda da iç dinamiklerde konuştuklarımız, Ortadoğu’nun gündemine uzak değil. İşte dehşet çocuk tecavüzleri, kadın cinayetleri, nefret suçları, ırkçılık, mezhepçilik, yobazlık ve katliamlar. Geçen hafta, BirGün kitap, bu dağınık ve çok bilinmezli coğrafyayı daha kolay algılamamız için, “Ortadoğu’yu Anlama Kılavuzu”nu okurlarıyla buluşturdu. BirGün Gazetesi Yayın Koordinatörü İbrahim Varlı ve yine BirGün’den Can Uğur’un derlediği ‘kılavuz’ kitap, Türkiye’den ve dünyadan önemli entelektüellerin makalelerinden oluşuyor.“Ortadoğu’yu Anlama Kılavuzu”nun önsözünü kaleme alan Barış İnce, “Kitap, anlamayla yetinmeyip, değiştirmek isteyenlerin kılavuzu” diyor. Son dönemi algılamak için bu parlak çalışmaya imza atanlardan Ortadoğu uzmanı İbrahim Varlı’yla “kılavuz”u ve Ortadoğu’yu konuştuk.

Kutlu Esendemir (kutluesendemir@hotmail.com)

Kitabınızı konuşacağız ama, Türkiye’nin gündemi, yine bu coğrafyanın başka bir vahşi kiri: Çocuklara tecavüz ve bunun AKP’ce legalleştirilmek istemesi. Ortadoğu’nun kanlı coğrafyasına baktığınızda toplumsal çöküş, çürüme savaşlarla birlikte paralel gidiyor mu?

Toplumsal çöküş ve çürümenin savaşlarla birlikte paralel gittiği doğru. Ancak siyasal İslamcıların işbaşında olduğu ülkelerde bu çürüme daha fazla. Siyasal İslamcıların ruh ikizidir çürüme! Bakınız petro-dolarlarla yönetilen Körfez Arap ülkelerine ve kısa bir süre de olsa Müslüman Kardeşler’in işbaşına geldiği Mağrip ülkelerine. İslamcılar işbaşına geldikleri tüm ülkelerde ilk iş olarak iki şey yaptılar.

Nedir?

Birincisi çocuk evlenme yaşını düşürmek. İkincisi şeriat anayasası hazırlamak. Bakınız Müslüman Kardeşler’in (İhvan) kısa süre işbaşına geldiği Mısır ve Tunus örnekleri hala taze. Muhammed Mursi’nin Mısır’ı “muhafazakârlaştırma” projesinde öne çıkan örnek. İhvan’ın ilk icraatlarından biri kızlarda evlilik yaşını 14’e düşürme teklifi olmuştu. Mursi liderliğindeki “İhvan Mısır’ı” BM’nin Kadın Hakları Bildirisi’ne en keskin itiraz eden ülkeydi.

Ya Tunus?

İhvan’ın bir diğer kolunun işbaşına geldiği komşu Tunus’ta da durum farklı değildi. Raşid Gannuşi liderliğindeki Ennahda, “Şeriatı yasaların temel kaynağı” kılarken, pek çok gerici hükmün yanı sıra, “Evlilik yaşının 14”e indirilmesi, kadının, “Erkeğin bütünleyicisi” diye tanımlanarak eşitliğinin dışlanması, “Çocuk ‘evlat edinmenin’ yasaklanması” gibi unsurları içeren anayasa teklifinde bulunmuştu. Bu çaba Tunus’un örgütlü seküler güçlerinin direnişiyle boşa çıkarıldı.

KADIN SADECE ÜREME ÖZNESİ

Ortadoğu coğrafyasında ve ülkemizde savaşlarla birlikte, erkeklerin hedefinde çocuklardan sonra hedefte kadınlar da var. Bu temelde Ortadoğu coğrafyasında da bir benzerlik gözleniyor mu?

Evet, benzerlik bir hayli fazla. İslamcı gericilik kadına, çocuğa yaşama dair ne varsa her şeye düşman. Erkek egemen toplum tasavvurlarında kadının yeri yok. Sadece üreme öznesi görülüyor kadın. Bu Türkiye’de de böyle, bölge ülkelerinde de. Ortadoğu ve Arap toplumunda sosyal yapıda kadına erkekten daha az değer verildiği acı bir gerçek. Türkiye’deki İslamcılar da, “fıtratları” gereği kadına düşman, çocuğa düşman.

Ne gibi?

Bakınız; radikal İslamcı cihatçı grupların Irak ve Suriye coğrafyasında hakim oldukları bölgelerde kadın ve çocuğa yaptıklarına. Kafa kesiyorlar, köle yapıyorlar, pazarlarda satıyorlar. Sorsanız kendilerine İslamı en doğru şekilde kendileri temsil ediyorlar! Özetle İslamcıların “ılımlısı” da “radikali” de aynı kodlara sahip; her ikisi de kadına, çocuğa, emeğe, güzelliğe düşman.

Din, bölgede çocuk ve kadın düşmanlığını nasıl temellendirmekte?

Marks’a referansla söylersek, “Kitlelerin afyonu olan din” üzerinden her türlü kötülük, yozlaşma, çürüme meşrulaştırılmak isteniyor. İslamcı gericiliğin referansı bin yıl önceki kaynaklar olunca böylesi bir kaçınılmaz sonla karşılaşıyoruz. İlkel kabile, aşiret, feodal düzenin kuralları ve dünyası bugünün yirmi birinci yüzyıl dünyasına uyarlanmak isteniyor. Çocuk ve kadın düşmanlığının kökenleri İslamcıların beslendikleri kaynaklarda saklı. Bu kaynaklarda da kadına ve çocuğa biçilen rol belli. Bunun yok edilmesi, tarihin çöp sepetine atılması gerek.

TUZAĞA DÜŞMEMELİ

Ortadoğu’daki İslamcı rejimlere, iktidarlara, örgütlere baktığınızda şiddet nasıl temelleniyor? Örneğin Müslüman Kardeşler’in şiddetiyle, IŞİD şiddetinin boyutu nasıl farklılıklar gösterebiliyor?

Ortadoğu’yu Anlama Kılavuzu kitabımıza da aldığımız makalesinde Ünlü Marksist düşünür Samir Amin’in de dediği gibi İslamcının “ılımlısı” “radikali” olmaz. Her ikisi de aynı, birilerinden hiç bir farkları yok. ‘Ilımlı’ ve ‘radikal’ İslamcı diye tanımlanan siyasal hareketlerin özünde birbiriyle aynı. Radikal İslamcı denen IŞİD ile ılımlı İslamcı denen İhvan hareketi aynı karakterde. Hepsi İslamın en ilkel ve gerici yorumu olan Vahhabilik’le ilişkilidir. Amerikan diplomasisi, kendi siyasal stratejileri çıkarına Siyasal İslamcıları “radikal” ve “ılımlı” diye ikiye ayırıyor.

Bu ne anlama geliyor?

Sanki bir tarafta vahşi IŞİD, diğer tarafta “demokratik olma potansiyeli bulunan” AKP, Müslüman Kardeşler vesaire varmış gibi. Bu tuzağa kesinlikle düşmemeliyiz. Bu, kendi çıkarları için bazı Siyasal İslamcı hareketlere verdiği desteği meşrulaştırmak isteyen ABD propagandasının tehlikeli bir uydurması. IŞİD’in vandalizmi daha çok dikkat çekse de İhvan hareketinin Mısır’da kısa sürede iktidarda olduğu dönemde ülkedeki Kıpti Hristiyanlara, muhaliflere, azınlıklara uyguladığı şiddet ortada. İslamcıların ideolojisi de, dünya görüşü de, fıtratları da her türlü şiddeti din uğruna meşru ve makbul görüyor. Bütün mesele de burada yatıyor.

YENİ TEHLİKE: HORASAN

IŞİD, kamuoyuna sunduğu videolara bakılırsa, El Kaide’yi de aşarak kullandığı öldürme ve işkence biçimlerinin nirvanasında. IŞİD’i aşmak isteyen yeni bir İslamcı şiddet dalgası IŞİD’in şiddet biçimlerini de aşabilir mi?

Kuvvetle muhtemel. Çünkü gericiliğin, dinsel yobazlığın, İslamcı vandalizmin bir sınırı yok. Her yeni gelen bir önceki fersah fersah aşıyor. Mesela hali hazırda IŞİD’den daha tehlikeli olarak lanse edilemeye başlanan Horasan örgütünden bahsediliyor. Düşünsenize IŞİD’den bile daha tehlikeli! Gözlerinize, kulaklarınıza inanamıyorsunuz. Söyleyen de Amerikan Ulusal Güvenlik Ajansı( NSA) ve ABD Haber Alma Örgütü (CIA). ABD güvenlik ve istihbarat kurumlarının raporlarına göre, Suriye’de birkaç yıl önce faaliyete başlayan ‘Horasan’ örgütü, Ortadoğu, Güneydoğu Asya ve Kuzey Afrika ülkelerinden gelen El-Kaide üyelerinden oluşuyor.

Haber bültenlerinde, her gün yeni haritalar, Kürtçe, Arapça, Türkçe kent adları, manipülasyonlar… Kanlar içindeki bu coğrafyada, “Ortadoğu’yu Anlama Kılavuzu” kitabınız nasıl doğdu?

Ortadoğu’da yaşananlar konusunda ciddi bir kafa karışıklığı yaşanıyor. Bunda muktedirlerin, algı operasyoncularının çabasının büyük payı var; evet. Ama sadece bununla da sınırlı değil. Bu kanlı coğrafyadaki olayların, sorunların kendisi de kafa karışıklığına yol açabiliyor. Çok aktörlü, çok faktörlü olaylar silsilesinden bahsediyoruz.

ORTADOĞU İÇ MESELE

Evet.

Kimin elinin kimin cebinde olduğunun belli olmadığı Ortadoğu cangılındaki bu karışıklığı berraklaştırmak gerekiyordu. Zaten uzun yıllardır dış politikanın temel belirleyeniydi Ortadoğu coğrafyası. Özellikle adına, “Arap baharı” denen olaylar silsilesiyle birlikte bu coğrafyada yaşananlar gazetelerin dış politika servislerinin ana uğraş meselesi. Bazen bu gündemden kanlı coğrafyadan kaçmak isteseniz de kaçamıyorsunuz ve sürekli sayfalarda işlemek zorunda kalıyorsunuz. AKP’nin mezhepçi, fetihçi politikaları nedeniyle de Ortadoğu artık bir iç mesele haline de geldi.

Kitaba dönersek.

Tüm bu kafa karışıklıklarını gidermek, bu kanlı coğrafyanın neden bu hale geldiğini, getirildiğini göstermek için kılavuz niteliğinde bir çalışma yapmak istedik. Ortadoğu’yu Anlama Kılavuzu kitabı böyle ortaya çıktı.

11 Eylül 2001 El Kaide’nin İkiz Kuleler’e saldırısı, ABD’nin Afganistan’ı işgali, Ilımlı İslam ve Büyük Ortadoğu Projesi, Büyük Ortadoğu Projesi’nin en önemli aktörü olarak sunulan Tayyip Erdoğan ve AKP’nin iktidara gelişi… Sonrasında 2010’da Tunus’ta ateşlenen Arap Baharı… Bu uzun sayılmayacak zaman diliminde, Ortadoğu nasıl bir seyir izledi?

İkiz Kuleler’e saldırı bir milat. Bu tarihten sonra adına, “Ilımlı İslam” dedikleri ABD menşeli yeni Ortadoğu politikası devreye sokuldu. Bu politika çerçevesinde Ortadoğu ve Arap coğrafyasında “ılımlı İslamcı” iktidarlar kuşağı yaratarak radikal İslamın önüne set çekmek istediler.

BULUNMAZ FIRSATTI

Amaçlanan neydi?

Şuydu: “Şayet biz bölgede siyasal İslamcıları siyasal sürece entegre edersek ve onlara iktidardan pay verirsen, radikalleşmelerinin önüne geçmiş olacağız. Bu şekilde de radikal İslamcılar gelip bizi en güvenli yerlerimizde, başkentlerimizde, evimizin önünde kendilerini havaya uçurmazlar.” İlk strateji bunun klasik metodla işgal ve zorla hayata geçirmekti. Ancak başarılı olunmadı. Afganistan, Irak işgalleri ters tepti. İlk treni bu şekilde kaçırdılar.

Arap Baharı’nda hedeflenen neydi? Durum nereye evrildi?

Arap Baharı ile hedeflenen, “Ilımlı islam” projesinin içsel dinamikler eliyle, dışarıdan fiili bir müdahale olmadan hayat geçirmekti. Arap baharı bunun için bulunmaz bir fırsattı. Yoksulluğun, güvencesizliğin, geleceksizliğin girdabında çaresizlikle yaşamak zorunda kalan ve buna isyan ederek ayaklanan kitleleri manipüle ederek kendi mecralarına sürüklemek istediler ve de başarılı oldular. Mısır’da Tunus’ta yoksul halk kitlelerinin öfkesini çaldılar. Tunsu’ta, Mısır’da siyasal İslamcıları işbaşına getirdiler. Sonra İslamcılarla çatışınca küresel güçler, bu yeni aktörleri de alaşağı ederek eski aktörlerle yeniden iş tutmaya başladılar.

AKP’NİN GÖMLEĞİ

Küresel güçler ve emperyalizm, Ortadoğu’da kartları neden yeniden dağıtma gereği duydu?

Çünkü kaybettiler. Ortadoğu’yu istedikleri şekilde dizayn etmekte başarısız oldular. Suriye’de, Lübnan’da, Yemen’de kaybettiler. Projeleri ellerine yüzlerine bulaştı. Ortadoğu, artık yarım yüzyıl kendisine biçilen gömleğe dar gelmeye başladı. Farklı farklı aktörler devrede artık. Bu da kartların yeniden karılmasını bir zorunluluk haline getirdi.

Bu süreçte Erdoğan ve AKP’ye nasıl bir rol biçilmişti?

AKP bölgeye giydirilmek istenen, “Ilımlı İslam” gömleğinin rol modeliydi. Bu model ilk olarak Erdoğan’lı AKP üzerinden Türkiye’ye biçildi ve tuttu. Aşı tutunca modeli Türkiye üzerinden Ortadoğu’ya ihraç etmek istediler. Erdoğan da Büyük Ortadoğu Projesini’nin eş başkanı olarak atandı. AKP uzun süre kendisine biçilen rolü “layıkıyla” yerine getirdi. Ancak işler Suriye’de sarpa sarınca her şey ters yüz oldu. AKP de kaybetmenin verdiği telaşla yanlış üzerine yanlış yapmaya, küresel efendileriyle zaman zaman sorunlar yaşamaya başladı.

DENKLEMİ YANLIŞ KURDULAR

Müslüman Kardeşler ve Erdoğan’ın bölgede en güçlü oldukları dönem hangisiydi? Müslüman Kardeşler için yolun sonu nasıl başladı?

2011- 2013 yılları Müslüman Kardeşler, AKP ve Erdoğan’ın en güçlü olduğu dönemlerdi. 30 Ocak 2009 tarihinde Başbakan sıfatıyla Davos Zirvesine katılan Erdoğan’ın İsrail Devlet Başkanı Simon Peres’e çıkışmasıyla ivme alan süreç, iki yıl sonra başlayacak olan Arap Baharı’yla taçlandırılmış oldu. Müslüman Kardeşler iki ülkede birden iktidara getirilirken, Suriye, Libya gibi ülkelerde de işbaşına gelmeleri için her türlü yola başvuruluyordu. AKP de bu tarihten 2015’e kadar en popüler dönemini yaşıyordu.

Tüm dünyadan vahşi cihatçıların akın akın gelip oluk oluk kan akıttığı ve Türkiye’nin de karşısında bulan Suriye ve Beşer Esad, nasıl oldu da ayakta kalabildi?

Çünkü hem Yeni Osmanlıcılar’ın, hem emperyalist güç odaklarının hem de onların bölgesel müttefiklerinin Suriye okuması baştan itibaren yanlıştı. Suriye’yi bilmiyorlardı, tanımıyorlardı. Dışarıdan bir basit okuma yaptılar. Denklemi de yanlış kurdular. Nusayri azınlık diktatörlüğünün, Sünni çoğunluğu demir yumrukla yönettiğini tekrarladılar. Suriye’yi sıradan bir Arap ülkesi olarak gördüler. Bu nedenle “üç günde Şam’da Emevi camiinde namaz kılarız” rüyaları görmeye başladılar.

YENİ OSMANLICILAR’IN FELAKETİ

Ya ABD?

ABD de benzer bir yanlış içerisindeydi. Mısır’da Mübarek, Tunus’ta Bin Ali, Libya’da Kaddafi gibi Esad’ın da kısa sürede devrileceğini, koltuğunu bırakacağını varsaydılar. Oysa Suriye Ortadoğu’nun en kozmopolit ülkesiydi ve devlet-toplum yapılanması buna göre şekillenmişti. Güçlü bir devlet örgütlenmesi ve ordusu vardı. Yanlış tahliller, çözümlemeler Yeni Osmanlıcılar’ın felaketi oldu.

Suriye’de çok cepheli savaşın en önemli aktörü Türkiye, Fırat Kalkanı Operasyonu’yla cepheye girdi. Yeni Osmanlıcılık ve Erdoğan’ın bundan beklentisi nedir ve bu cepheden ne beklemekte?

Savaşa başından itibaren müdahil olan Yeni Osmanlıcılar’ın en büyük arzusuydu Suriye’ye girmek. İlk günden bu yana bunun için çok bastırdılar. Bazen bu istek tampon bölge, bazen güvenlikli bölge, bazen de uçuşa yasak bölge olarak dile getirildi. Ama başaramadılar. Kasım 2015’te düşürülen Rus uçağıyla birlikte de Suriye denkleminin dışına itildiler.

VERİLEN ÜÇ FOTOĞRAF

Ya sonra?

Dönemin Başbakanı Ortadoğu-Suriye politikalarının baş mimarı, “Stratejik derinlik” kitabının yazarı Ahmet Davutoğlu’nun feda edilmesi ve sonrasında 9 Ağustos’ta St. Petersburg’a Putin’in ayağına gidilerek özür dilenmesinin ardından Ankara yeniden denkleme dâhil edildi. Suriye Kürtleri’nin Türkiye’nin, “Kırmızı çizgisi” olan Fırat’ın batısına geçerek kantonları birleştirme hamlesinde bulunması Ankara’yı telaşa düşürdü. Rusya’nın icazetiyle ABD desteği ve ÖSÖ ittifakıyla adına Fırat Kalkanı Harekâtı verilen operasyonla 24 Ağustos’ta Cerablus’tan Suriye’ye girildi.

Amaç ne bunda?

Ankara’nın Fırat Kalkanı ile üç temel amacı var: Birincisi, Kürtler’in Batı’ya ilerlemesini engellemek, Türkiye sınırında bir Kürt oluşumuna izin vermemek. Yani kantonların coğrafi olarak birleşmesini engellemek. İkincisi ise iç kamuoyuna, “Denklemde biz de varız” demek, milliyetçi-muhafazakar kitleyi konsolide etmek. Üçüncüsüyse uluslararası topluma IŞİD ile mücadele ediyoruz mesajı vermek. Bu cephe üzerinden Türkiye üç amacına da ulaştı ilk etapta. Hem Kürtler’in birleşmesinin önüne geçildi, hem de Suriye topraklarına ayak basılmış oldu, hem de, “IŞİD’le sahada savaşıyoruz” fotoğrafı verildi.

Bir yanda Kürtler, diğer yandan Rusya, ABD ve pek çok faktör arasında bölgedeki kanlı çatışmaların sonunda nasıl bir tablo ortaya çıkma olasılığı var?

Suriye, “Türkiye’nin Vietnamı”na dönüşebilir. Bu olasılık oldukça yüksek. Şu ana kadar çok ciddi çatışmalar yaşanmamasına rağmen TSK’nin ve TSK ile birlikte hareket eden ÖSO’nun verdiği kayıplar ortada. Türkiye güneye, daha aşağılara indikçe sıcak çatışmaların şiddeti daha da artacaktır. Kürtler’in başat güç olduğu Suriye Demokratik Güçleri’nin elinde bulunan Menbiç ile IŞİD’in elindeki başkent Rakka’ya yürünmesinin faturası, beklenilenden de ağır olacaktır. Hem Kürtlerle hem de IŞİD ile iki cephede birden savaşılmış olacak. IŞİD’in Rakka’yı Cerablus gibi “Anahtar teslim” bırakması pek mümkün görünmüyor.

TRUMP ANKARA’YA UZAK

Trump’ın ABD Başkanlığı’ndan memnuniyetini ileten Ankara ve göz kırparak Türkiye’ye tebessüm eden Trump, Türkiye’ye istediklerini verecek midir?

Trump sevgisi Türkiye’deki siyasal İslamcıların ne menem bir kafa karışıklığı içerisinde olduklarının da somut göstergesi. İçeride ve dışarıda yaşamış oldukları sıkışmışlığın verdiği telaşın yol açtığı ‘akıl tutulması’ bir yanlıştan bir diğerine savuruyor kendilerini. Ankara sağcı-muhafazakâr milyarder işadamı Donald Trump’ı destekledi, seçilmesini alkışladı. Türkiye’deki İslamcılar Trump’ın seçilmesine ABD’li cumhuriyetçiler kadar sevindi! Yabancı düşmanı, göçmen karşıtı ve sık sık İslamcılara karşı nefret suçu işlemekten geri kalmayan Trump’ı kutlama yarışına girildi!

Ne var bunun altında?

Sağcı milyardere beslenen sevginin temelinde Kürtler ve Cemaat üzerinden Clinton’a duyulan öfke vardı. Ancak Trump birçok konuda Clinton’a oranla Ankara’nın dış politikasına daha uzak.

Ne gibi?

Trump’ın Ortadoğu ve Ankara politikalarını dört temel madde üzerinden ele alalım: Bir- Esad ile görüşmeye taraftar. Suriye lideri Esad ile görüşme eğiliminde olan Trump’ın öncelikli hedefi Esad değil, IŞİD. Ankara’nın önceliği ise Esad. İki- Ilımlı muhalifler diye bir şey yok. Trump’a göre “Ilımlı muhalif” diye bir şey yok, hepsi birer terörist! Ankara ise Trump’ın ‘terörist’ dediği gruplardan bazılarıyla Fırat Kalkanı Harekatı’nı sürdürüyor Suriye içlerinde. Üç- Kürtleri destekleyecek. Trump da Suriye Kürtlerine ve onların yapılanmaları PYD/ YPG’ye sempatiyle bakan bir isim. Suriye’de IŞİD’e karşı mücadele eden Kürtlerin hayranı olduğunu defalarca söyledi. Dört- Müslüman Kardeşler terör listesine alınabilir. Trump’ın yakın çalışma ekibinde yer alan Dış Politika Danışmanı Walid Phares Müslüman Kardeşler’in (İhvan) terör listesine alınacağını açıkladı.

Hillary Clinton seçilseydi ne olacaktı?

Öncelikli hedef IŞİD değil Beşar Esad olacaktı “Ilımlı muhalifler” adı altında cihatçılar desteklenmeye devam edilecekti. Tampon Bölge/ Güvenli bölge konusu hayata geçirilebilirdi. Ankara’nın en büyük arzusu gerçekleşmiş olacaktı. AKP’lilerin büyük hayranlık duyduğu ve kendilerine her anlamda referans aldıkları Müslüman Kardeşler hedef alınmayacaktı.

Bu bizi nereye vardırıyor?

Trump, Clinton’a oranla daha şahin konumda ve Ankara’nın canını sıkacak politikalara imza atabilir. Clinton, bu dört madde içerisinde sadece Kürtler konusunda Trump’a oranla daha “radikal” bir bakışa sahipti. Kürtleri açıkça silahlandırmaktan bahsetmişti. Trump’ın yavaş yavaş şekillenen kadrosu da Ankara için zorlu bir sürecin başlayacağının işareti. Trump’ın Ulusal Güvenlik Danışmanlığı’na İslam karşıtlığıyla itham edilen emekli general Michael Flynn’i, Adalet Bakanlığı’na ırkçılıkla suçlanan Jeff Sessions’ı, CIA Başkanlığı’na da vatandaşları sıkı takibe almayı savunan Mike Pompeo’yu aday göstermesi bunun işareti.

ortad

ORTADOĞUYU ANLAMA KILAVUZU

Ahmet Kasım Han, Ali Murat Özdemir, Behlül Özkan, Ergin Yıldızoğlu, Fikret Başkaya, Hakan Güneş, Hayri Kozanoğlu, İbrahim Varlı, İlhan Uzgel, Önder İşleyen, Samir Amin, Selim Sezer, Taner Timur ve Vijay Prashad’in makalelerinden oluşmakta.