24 Kasım 2017 Cuma

"Özgür medya söylemi ironik"

DOĞUCAN CÖMERT / GAZETEPORT

Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi, iletişimbilimci Prof. Dr. Yasemin İnceoğlu, Türkiye'deki medya, dünyanın Türkiye'deki medyaya bakışı, siyasetçilerin açıklamaları ve tercihleri ilgili sorularımızı yanıtladı.
 
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın 'Dünyanın hiçbir yerinde medya, Türkiye'deki kadar özgür değil' sözlerini "Bu açıklamada neredeyse en özgür medyanın Türkiye’de olduğu kastedilmiş. Bu durumda Batı demokrasilerindeki özgür basın ve ifade özgürlüğü kavramlarının niteliği ve içeriği ile bizdekinin çok farklı olarak algılandığını düşünüyorum" şeklinde yorumlayarak, Erdoğan'ın yorumunu ironik bir açıklama olarak nitelendirdi. 
 
Medyanın, ırkçı bir nefret söylemiyle 'öteki'ne olan eylemleri kışkırttığını savunan İnceoğlu, "Bu nefret toplumsal anlamda lincin ve ayrışmanın yaşandığı patlamalarla kendini gösterdiği gibi medya da toplumdaki kutuplaştırmayı pekiştirme konusundaki  işlevini yerine getirmeyi ihmal etmiyor ne yazık ki" diye konuştu.
 
İnceoğlu, siyasetçilerin, çıkacakları programlara ve televizyonlara neden dikkat ettiğiyle ilgili sorumuza ise "Siyasetçiler de bu konuda son derece seçici davranıyorlar, kendilerine gerekli soruları sormayan, sorgulamayan hatta çanak sorular yönelten programlara çıkmayı tercih ediyorlar" şeklinde cevap verdi.

 
İşte, Prof. Dr. Yasemin İnceoğlu ile yaptığımız söyleşinin devamı:
 
"MEDYA 'ÖTEKİ'NE KARŞI OLAN EYLEMLERİ KIŞKIRTIR"
 
Türkiye'deki medya toplumdaki kutuplaşmayı pekiştiriyor mu?
 
Tabii ki. Devletin ideolojik aygıtı olan medyanın, kendi gündemini yaratırken, toplumsal bağlamdan kopuk şekilde hem örtük hem açık biçimde ırkçılık, etnik ön yargı, zenofobi (yabancı korkusu-nefreti), antisemitizm gibi kavramlar üzerinden nefreti yeniden ürettiğini ya da pompaladığını biliyoruz. Medyanın olumsuz, alaycı ifadeler, küfür, hakaret, aşağılama, abartı taktiklerine başvurarak “öteki”leştirdiği ve “hedef” haline getirdiği grupları kamu güvenliğini tehdit edici “potansiyel risk ve tehdit saçan öcüler” gibi sunarak, toplumdaki “öteki” gruplara karşı beslenen ön yargıları pekiştirir ve bu grupların kendilerini korumasız ve savunmasız hissetmelerine yol açar. 
 
Bu durum, bir yandan kişinin belirli bir gruba aidiyeti yüzünden küçük düşürülmesi, aşağılanması, hedef gösterilmesi, diğer yandan, nefret söylemi üreten gruba güç ve özen atfetmesi açısından oldukça zararlıdır. Medya nesnel gerçekliği göstermez, medya egemen sınıfın ideolojik aygıtıdır dolayısıyla egemen bir seçkinler grubunun çıkarlarına hizmet eder. Haber bültenleri; ‘gerçek’ leri değil egemenlerin bakış açısını ortaya koyan ve ‘yanlış’ bilgi (bilinç) üreten medya ürünleridir. “Haber medyasının dünyayı şekillendirmek amacıyla mitoslar yarattığını, bunların zamanla gerçekliğin dokusuna dahil olup ayrıntılı bir hikaye olarak karşımıza çıktığını görüyoruz. Medyada kullanılan milliyetçi dil, ideolojik bir yaklaşımın göstergesi olup “dildeki milliyetçiliğin özünde iktidar, statü, politika ve ideoloji sorunları yattığını görüyoruz.
 
Medya ırkçı bir nefret söylemiyle 'öteki'ne karşı olan eylemleri kışkırtır. Bu nefret toplumsal anlamda lincin ve ayrışmanın yaşandığı patlamalarla kendini gösterdiği gibi medya da toplumdaki kutuplaştırmayı pekiştirme konusundaki  işlevini yerine getirmeyi ihmal etmiyor ne yazık ki.
 
"ERDOĞAN'IN AÇIKLAMASI İRONİK"
 
Cumhurbaşkanı Erdoğan, geçenlerde bir konuşmasında "Dünyanın hiçbir yerinde medya, Türkiye'deki kadar özgür değil" dedi. Doğru mu sizce?
 
Bu açıklamada neredeyse en özgür medyanın Türkiye’de olduğu kastedilmiş. Bu durumda Batı demokrasilerindeki özgür basın ve ifade özgürlüğü kavramlarının niteliği ve içeriği ile bizdekinin çok farklı olarak algılandığını düşünüyorum. Çok ironik bir açıklama bu. Biraz ifade özgürlüğü nedir ne değildir hatırlamakta yarar var.
 
İfade özgürlüğü, barışçıl gösteri ve protesto etme hakkı demokrasinin en kutsal ve gerekli unsurlarından biridir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin yaklaşımıyla, düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğü, demokratik toplumun vazgeçilmez unsurları olan çoğulculuk, açık fikirlilik ve hoşgörünün gereği olduğu kadar, aynı zamanda gerek toplumun ilerlemesi, gerek ferdin gelişmesi için vazgeçilmez bir şarttır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM), toplumda çoğunluk tarafından benimsenmiş görüşler ile çoğunluğa yabancı görüşlerin açıklanması bakımından bir ayrım yapılmaması gerektiği yönünde aldığı "Handyside kararına göre; "İfade özgürlüğü sadece lehte olduğu kabul edilen, zararsız ya da ilgilenmeye değmez görülen bilgi ve düşünceler için değil, aynı zamanda devletin ya da nüfusun bir bölümünün aleyhinde olan çarpıcı gelen, şoke eden, rahatsız eden bilgi ve düşünceler için de uygulanır".
 



"ÖZGÜR BASIN VAR DEMEK TUHAF DEĞİL Mİ?"

Siyasetçilerin, kendilerini gazetecilerin, halkın ve siyasi rakiplerinin eleştiri ve denetimlerine açmak zorunda olduğunu ortaya koyan AİHM'nin, "Castells" kararını unutmamak lazım. Buna göre; "Hükümete yönelik eleştirinin sınırı sade bir vatandaşa hatta bir politikacıya yönelik eleştiri sınırından çok daha geniştir. Demokratik sistemlerde hükümetin eylemleri yalnız yasama ve yargı organlarının değil, basının ve kamuoyunun da yakın incelemesine tabi olmalıdır" dedi. AİHM tarafından alınan kararlar göz önünde bulundurulduğunda Türkiye'nin basın özgürlüğü karnesi oldukça kötü. Aynı zamanda Gezi Parkı direnişi sürecinde gazetecilere yönelik baskı ve gözaltı uygulamalarına ilişkin, "Basın özgürlüğüne darbe kıvamında" değerlendirmesini yapmak yanlış olmaz kanaatindeyim.
 
Kanallara "şiddeti özendirmek" iddiasıyla verilen para cezaları, bir Televizyon kanalının lisansının iptal edilerek kapatılmak istenmesi, medya çalışanlarının hem hükümetin güvenlik kuvvetlerinin hem de bazı eylemcilerin hedef tahtası haline gelerek işten çıkarılması ya da istifaya zorlanması, iktidarın 'twitter baş belası' 'yalan tweet bomba yüklü araçtan daha tehlikeli' açıklamaları ve bu açıklamaların ardından sosyal medyaya yönelik yasal düzenleme konusunun gündeme gelmesi, twitter ve youtube yasakları, Reyhanlı katliamı, 17 ve 25 Aralık yolsuzluk iddiaları soruşturmaları, Suriye’ye giden TIR’lar, Suriye Tapeleri’nden sonra son olarak da Musul için de yayın yasağı gelmesi, gazetecilere terör örgütü üyesi iddiasıyla yapılan baskınlar hatta en son olarak Seef Kabaş’ın attığı bir tweet yüzünden evinin aranması, çocuğunun da dahil olmak üzere bilgisayarlara el konulup gazetecinin göz altına alınması vs. tüm bunların olduğu bir ülkede özgür basın var demek tuhaf olmuyor mu?
 
Türk Ceza Kanunu ve Terörle Mücadele Kanunu'nun bazı maddelerinin ifade ve basın özgürlüğü önünde engel oluşturduğunu medya çalışanlarının bu yolla oto-sansüre sürüklendiğini belirterek,"Türk Ceza Kanunu'nun 'suç işlemeye tahrik', 'suçu ve suçluyu övme', 'halkı kin ve düşmanlığa teşvik ve aşağılama', 'Türk milletini, Türkiye Cumhuriyeti'ni, devletin kurum ve organlarını aşağılama ve halkı askerlikten soğutma' konularındaki hükümlerin AİHM kararları temelinde revize edilmesi gerekmekte.
 
"GAZETECİLERE BASKI YAPILMASI KABUL EDİLEMEZ"
 
Freedom House, medyaya yönelik gözaltı kararlarıyla ilgili olarak "Hükümet, yolsuzlukları haberleştiren gazetecilerden intikam alıyor" demişti. Katılıyor musunuz?
 
Evet katılıyorum. Gözaltılar ‘basın özgürlüğüne yönelik siyasi bir saldırı’ kanımca. Ekrem Dumanlı ve Hidayet Karaca’nın gözaltına alınmalarının zamanlaması ve çok az sayıda delilin varlığı, operasyon ve gözaltıların ‘makul şüphe’ üzerine dayalı siyasi güdümlü olduğunu göstermekte. Bu sindirme amaçlı operasyonlar “enformasyonun özgür akışına yönelik engelleme”den de öte Türk demokrasisine ciddi anlamda yara vermekte. İktidarın, muhalifleri veya kendini eleştirenleri ‘devlet düşmanı’ 'vatan haini' gibi görmesi son derece sorunlu. “Gazetecilere siyasi nedenlerle baskı yapılması, medyanın takip edilmesi ve gözaltına alınması kesinlikle kabul edilemez.”
 


"MEDYA VE İKTİDAR İLİŞKİLERİ HİÇBİR ZAMAN SORUNSUZ OLMADI"
 
Siz bir akademisyen olarak geçmişe kıyasla son dönem medya ve hükümet ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?
 
Medya ve iktidar ilişkileri ta Osmanlı’dan başlayarak günümüze kadar süreçte hiçbir zaman sorunsuz olmamıştır. Osmanlı döneminde kullanıldığı üzere “matbuat” sonraları “basın” şimdilerde kullandığımız “medya” sansür, oto-sansür, güç odaklarından gelen çeşitli baskılara maruz kalmıştır. Bu konuda Tesev için Dilek Kurban ve Ceren Sözeri’nin ortaklaşa hazırladıkları rapor önemli bir kaynak oluşturmakta. Medya sahiplerinin büyüklükleri oranında devletten önemli ihaleler aldıklarını bu sayede de bugünlere geldiklerini biliyoruz. Medya şirketlerinin pek çoğunun, özellikle de gazetelerin ekonomik olarak rasyonel olmayan şartlar altında faaliyet gösterdiğini, çoğunun zarara katlanılarak yayınlandığını, bazı medya patronlarının bu sektöre siyasilerin ricası / baskısı nedeniyle girdiklerini ve zararlarını azaltmak için çoğunlukla televizyon satın almak yoluyla büyümek durumunda kaldıklarını ifade ettiklerini öğreniyoruz rapordan. Bu işin medya ekonomi politiği.
 
Diğer yandan unutmamamız gereken şeyler var. Her şeyden önce, kitle iletişim araçlarının karmaşık söylemler içinde ayarlanmış, iletilerin, işaretlerin üretimi için toplumsal, ekonomik ve teknik bakımlardan örgütlenmiş aygıtlar olduğunu asla aklımızdan çıkarmamalıyız. Kitle iletişim araçları kapitalist toplumlarda egemen ideolojilerin söylemleri içinde "dünyayı tasnif etme" ideolojik çalışmasını sürekli olarak gündeme getirir. Diğer yandan; iktidarın, özellikle kriz dönemlerinde, kitle iletişim araçlarını, toplumsal rızayı ne biçimde üretip koruduklarını ortaya koyan kamusal senaryo sürecinin farklı söylemleri vardır. İktidarın resmi ideolojisini pekiştiren ve tüm icraatını olumlayan ve hatta meşrulaştıran bu söylemlere- Gündemi yönlendirme, bunalımı yaygınlaştırma, alternatifsizleştirme, siyasetsizleştirme, sivil itaatsizliği kırma, normalleştirme gibi karşı yurttaşlık bilinci duyarlılığı ile yaklaşmalı ve bize saçılan ideolojik zehre karşı uyanık olmalıyız. Bunun da tek yolu eleştirel düşünme ve sorgulamadan geçer.
 
"KAPİTALİST DEVLET, HEGEMONYASINI SÜRDÜRMEK İÇİN..."
 
Medya baronları toplumdaki güçlü ekonomik ve kültürel "elitin" manipülatif haberlerini ön plana çıkartarak "kültürel hegemonyanın" varlığını sürdürebilmesi için gerekli zemini hazırlamaktadırlar. Propaganda yaklaşımlarında, habercilikte ulusal iktidar odaklarına hizmet etmenin temelinde sistemli ve siyasal bir kimlik yaratma çabaları görülmektedir.
 
Günümüzde medya önemli bir toplumsallaşma aracı olarak ‘rıza üretiminde’ kullanılıyor. Kapitalist devlet, ekonomiyi ve tüm baskı araçları ile birlikte kitle iletişim araçları da içinde olmak üzere birçok aygıtı elinde tutuyor. Kendi hegemonyasını sürdürmek ve ideolojisini sürekli yeniden üretmek için bu aygıtlardan yararlanıyor.  
 
Hegemonyasını sürekli olarak yeniden üretmek için tüm olanaklarını kullanan iktidar, rıza yoluyla gönüllü olarak egemenlerin düşüncelerini kendi düşünceleri olarak gören ezilenler; muhalif, farklı düşünen ve yaşamaya çalışanları düşman gören bir bilinç yapısına sahip. Bu süreç aileden başlar, okul, iş, dini kurumlar ve son olarak da kitle iletişim araçları tarafından etkin bir biçimde kullanılır, kitleler tek taraflı yayınlar ve yönlendirmelerle saldırganlaştırılır, toplumsal bütünlük ötekiler aleyhine bozulur, parçalanma geri dönülmez bir biçimde toplumsal yapıya yansır. Bu bazen öteki yeteri kadar sindirildikten ve korkutulduktan sonra bir süreliğine unutturulur. Eğer iş bu noktayı geçerse iç savaş ya da çatışmalar kaçınılmaz hale gelir. 
 


 "SİYASETÇİLER, ÇANAK SORULARI TERCİH EDİYORLAR"
 
Siyasetçiler, çıkacakları programlara ve televizyonlara neden dikkat ediyorlar?
 
Öncelikle gazetecinin gazeteci kimdir, gazetecinin sorumlulukları nelerdir konusunda acayip bir keyfiyet yaşandığı dönemdeyiz. Siyasetçiler de bu konuda son derece seçici davranıyorlar, kendilerine gerekli soruları sormayan, sorgulamayan hatta çanak sorular yönelten programlara çıkmayı tercih ediyorlar.
 
Gazeteciliğin temel işlevinin insanların kendilerini özgürce yönetebilmeleri için, ihtiyaç duydukları enformasyonu sunmak olduğu, bu işlevi yerine getirebilmek için de gazetecinin en önemli yükümlülüğünün sadakatle bağlı olması gereken yurttaşa karşı olduğunu hatırlatmakta yarar var. İnisiyatif kullanması ve bağımsız bir gözlemci olması gereken gazeteciden yalnız nesnel olması değil, aynı zamanda kamuoyuna açık bir eleştiri platformu sağlayabilmesi de beklenir.
 
Gazetecinin görevi seçim kampanyaları döneminde adaylar hakkında kamuoyunda oluşan soru ve endişeleri yanıtlayacak her türlü soruyu kamu adına sormaktır. Bu manzara karşısında hesap verme yükümlülüğü olan siyasiler ile ondan gerekli bilgi alıp bizleri yani kamuoyunu bilgilendirme yükümlülüğü taşıyan gazeteciler bilgi edinme hakkımızı ihlal etmiş oluyorlar. Burada bir başka sorun da siyasilerin yaptığı açıklamalar karşısında gazetecinin sessiz kalması sorunu. Bir yayında Erdoğan "Benim için Gürcü diyen oldu, affedersin çok daha çirkin şekilde Ermeni diyen oldu. Ben Türk'üm" şeklinde bir ifade kullanmıştı. Bundan şöyle bir anlam çıkarıyoruz doğal olarak; Gürcü olmak hadi neyse ama Ermeni olmak çok daha çirkin ve kötü bir şey başına da affedersin koymakla bu durumdan neredeyse özür diliyor. Daha önce de ‘Affedersiniz Rum’ demişti. Bu söylem son derece ayrıştırıcı, ötekileştirici, ülkemizde yaşayan tüm Ermeni, Rum vs. vatandaşlarımızı rahatsız edici bir söylem. Gazetecinin bu sözler karşısında ‘Bu söylem ayrıştırıcı değil mi, Türk olmayan vatandaşlarımızı rahatsız edeceğini düşünmüyor musunuz?’ diye müdahale etmesi beklenirdi. Bu örnekten gördüğümüz üzere böylesine bir müdahalede bulunma ihtimali olan gazetecinin programına çıkmayı zaten baştan reddediyorlar.
 
Hrant Dink Vakfı tarafından hazırlanan Medyada Nefret Söylemi Haziran-Ağustos 2014 Raporu'na göre, medyada nefret söylemi arttı. Bunun en önemli sebepleri neler sizce?
 
Zaten raporda da bu konuya yer verilmiş. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yaşandığı bir dönem olması nedeniyle hareketli olan yaz aylarında, nefret söylemi içeren yazılardaki asıl artış uluslararası gündemle, İsrail'in Gazze’ye yönelik operasyonuyla belirlendi. Bunun yanında, dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Ermeni Soykırımı’nı Anma Günü vesilesiyle, 23 Nisan tarihinde yayınladığı taziye metninin sert tepkilerle karşılaşması da bu artışta etkili oldu.
 
"KANAAT ÖNDERLERİNE BÜYÜK GÖREVLER DÜŞÜYOR"
 
Farklı gruplara, inançlara yönelik düşmanca algı ve tutum Türkiye'de önemli ve giderek büyüyen bir sorun haline geldi. Buna engel olabilmek mümkün mü?
 
Farklı grup ve inançlara yönelik düşmanca algı ve tutum derken burada kastettiğiniz ötekiler oluyor. Yani bizden olmayan, bilmediğimiz, hatta korktuğumuz. Ötekileştirme ise karşındakilerin haklarını sınırlandırmak ya da yok etmek anlamına gelmektedir. Toplumsal yaşam içinde egemenlerin hegemonyası altında yaşayan toplum kendisine enjekte edilen düşünceler dışındaki düşüncelere karşı hoşgörüsüz davranmakta. Böyle düşüncelere sahip kişi ve gruplar toplumsal alan dışına itilir ve ‘öteki’leştirilir. ‘Öteki’ kavramını sorgularken aslında hepimizin birbirimize karşı öteki olduğunu görürüz. Her toplum ve medeniyetin bir ‘öteki’ kavramı mutlaka vardır var olabilmek için kendi ötekisini yaratmaktadır. “Öteki” olduğunu kabul etmek, meşru olmadığını kabul etmek demektir. Ancak birçok durumda ‘öteki’ nin varlığı bir süre sonra rahatsız edici olmaya başlar. Ve bu anlamda şu anlayış ortaya çıkar: “Başkasının yanında ben fazlayım, gereksizim; benim yanımda da başkası fazla”.özne “öteki üzerinden kendisini tanımlar, özne için öteki vazgeçilmezdir, varoluşunu tanıyabilmesinin zorunlu koşuludur; “kendi kimliğimi tanımlamak için 'öteki özne’ye ihtiyaç duyulur. Bu durumda kaçınılmaz olarak hoşgörüsüzlük kısırdöngüsü içine düşülür. Bunu engellemek mümkün olsa da hiç kolay değil. 
 
Bu konuda siyasilere kanaat önderlerine büyük görevler düşmektedir. Bu düşmanca algı ve tutumu kaşıyan, besleyen açıklamalar yapmamanın yanı sıra, bu konuda taviz vermeyen bir duruş sergilemeliler. Kapsamlı sosyal araştırmaların yapılması önemli bir zorunluluk. Böylece sorunun nereden kaynaklandığına dair tespitler ve çözüm önerileri geliştirmek mümkün olabilecektir. Bu konuda en büyük görevlerden biri de medyaya düşmektedir, medya 'biz' ve 'onlar' kutuplaşmasını güçlendirmekten ziyade; karşılıklı anlayış, saygı, kimlikler/kültürlerarası diyalogu sağlıklı sürdürebilmek adına kelimelerin ve imgelerin gücünü doğru kullanmalıdır.Toplumsal nefretin bir eğitim ve zihniyet sorunu. Bir arada yaşama eğitiminin okul öncesi ailede başladığını, okulda ve ders kitaplarında devam ettiğini biliyoruz. Bunun kırılması için ise ötekilerle bir arada yaşama kültürünün gelişmesi lazım.
 


YURTTAŞ GAZETECİLİĞİNİN ÖNEMİ
 
Yurttaş gazeteciliğinin medyadaki yeri ve öneminden bahseder misiniz?
 
Öncelikle burada yurttaş gazeteciliği derken zaman zaman yapılan yanlış tercümeden kaynaklanan kavram kargaşasına yer vermekte yarar var. Biliyorsunuz “citizenshipjournalism” ve “civicjournalism” bunlarınher ikisi de Türkçe’ye “vatandaş” veya “yurttaş gazeteciliği” olarak tercüme ediliyor ancak her ikisi birbirinden tamamen farklı şeyler. Civicjournalism derken anlamamız gereken hak odaklı habercilik olmalı, citizenjournalism’e karşılık gelen vatandaş gazeteciliği ise bizzat yurttaşın yaptığı gazetecilik”.
 
Hak odaklı haberciliğini ülkemizde literatüre yerleştiren bianet(bağımsız iletişim ağı) dir. Sevda Alankuş hocanın önderliğinde yerel eğitim seminerlerinde bu konu üzerine çok sayıda seminerler verilmiş ve bu konuda kitap hazırlanmıştır.
 
Yasama, yürütme ve yargının yeterli olmadığı, birilerinin gücü elinde bulunduranları denetlemeleri gerektiği fikrinden, günümüzde özgür basın olarak bildiğimiz `dördüncü kuvvet` kavramı doğdu. İskoç felsefeci, tarihçi ve ekonomist James Mill, demokrasilerde basının üstlendiği `bekçi köpeği` işlevini kavramsallaştırırken, İngiliz devlet adamı EdmundBurke`un bir gün parlamentoda beraber oturduğu gazetecileri göstererek, "İşte orada dördüncü kuvvet oturuyor, hepsinin en önemlisi" demesiyle de `dördüncü kuvvet` kavramı literatüre girmiş oldu. 
 
Günümüzde liberal küreselleşmenin ivme kazanmasıyla birlikte, medya karşı-güç olma işlevini kaybetti. İşte bu nedenle, Le MondeDiplomatique`in yayın yönetmeni IgnacioRamonet, `dördüncü kuvvet medya`yı denetleyen, gerektiği zaman haber çarpıtmalarını ve eksik bilgilendirmeleri açığa çıkaran bir `beşinci kuvvet-yurttaş kuvvetine olan gereksinimi gündeme getirdi.
 
Uluslararası medya gözlemevi Ramonet`nin bunun için kurmayı önerdiği `uluslararası medya gözlemevi`nde, medya kullanıcıları, akademisyenler ile ana akım medyadan veya alternatif medyadan gazeteciler yer alacak. Söz konusu gözlemevi toplumun çıkarları ve yurttaşın düzgün bilgilendirilme hakkı adına büyük bir sorumluluk yerine getirirken, son yıllarda salgınlaşan medya manipülasyonlarına karşı toplumu uyarmayı da bir görev olarak görüyor.
 
Günümüzde medyanın kamuoyunu haber pazarı olarak algılama eğilimi çok açık biçimde hissedilirken, medya kamusal işlevini yerine getirmemesinden ötürü son yıllarda ciddi bir güven bunalımına düşmüştür. Uygulama alanını en çok yerel medyada bulan hak odaklı habercilik ana akım medyanın haber politikalarını eleştirerek, medya kullanıcılarını pasif birer izleyici olmaktan, aktif birer katılımcıya dönüştürme çabaları içindedir.
 
“Hak odaklı habercilik”, haberin oluşma sürecinde yurttaşlara söz hakkı tanıyarak, kamusal tartışma ortamını sağlamak olarak algılanmalıdır. Kamusal yaşamın harekete geçmesini sağlayacak olan bu tür gazetecilik, insanların, kamusal yaşama katılıp katılmadıklarını, ihtiyaç duyulduğunda tartışmanın yapılıp yapılmadığını, siyasetin gereken ilgiyi üstüne çekip çekmediğini ve toplumun sorunlarıyla uğraşıp uğraşmadığını sorgular, bunlara yanıtlar arar. Konuları arasında yalnız karmaşa, felaketler değil, iyi haberler ve görüş birliği de yer alır.