22 Nisan 2018 Pazar
Ana sayfa » “Açık Faşizm Yaşıyoruz Şu An”
“Açık Faşizm Yaşıyoruz Şu An”

“Açık Faşizm Yaşıyoruz Şu An”

Hoş geldin İdem Abla bu hafta bana konuk olduğun için ve beni kırmadığın için teşekkür ediyorum, iyi ki varsın diyorum ve bu kadar yalakalıktan sonra sorulara geçiyorum, şaka bir yana gerçekten seviliyorsun abla.

– Hoş buldum Ozan’cım, asıl ben sana beni konuk ettiğin için teşekkür ederim, sen de iyi ki varsın. Ben de seni gerçekten seviyorum.

İdem Abla Birleşik Haziran Hareketi ne zaman kuruldu? Şuan bu hareketin içinde kimler mevcut biraz bu konuda bahseder misin?

– Birleşik Haziran Hareketi ya da bizim dediğimiz şekliyle Haziran, 2014 Aralığında Ankara’daki büyük buluşmanın ardından yürütmelerini seçerek resmen kurulmuş oldu. Ancak öncesinde ülkenin dört bir yanında 90’dan fazla meclis kurulmuştu zaten. Ankara’daki Büyük Türkiye Meclisi, bu yerel meclislerin seçtikleri temsilcilerin toplantısıydı. Öncesi var ama… Gezi’nin ardından, “başka”bir siyaset tarzı, başka bir örgütlenme, başka bir söylem arayışı başlamıştı. Benim örgütlü olduğum ÖDP de, “Birleşik bir Muhalefet” için bir tartışma başlatmıştı, Türkiye’nin dört bir yanında toplantılar yapılıyordu bunun için, kapalı dar toplantılar değil ama halka açık forumlar tarzında. Derken bu arayış genişledi, başka arayışlarla da buluştu ve Vişnelik çağrısı yapıldı. Şu anda bu hareketin içinde ÖDP, HTKP, Devrimci Hareket, Red dergisi, Odak dergisi çevresi gibi grupların yanı sıra çok sayıda da CHP milletvekili var, ama asıl önemli olan kurumların birlikteliği değil Haziran’da… Muhalif, yaşadıkları durumdan memnun olmayan, durumu değiştirmek isteyen bunun için elini taşın altına koymuş özgür bireylerin kendi yerellerinde meclisleşmeleri. Yerellerinden başlayarak, memleketi değiştirmek ve dönüştürmek için inisiyatif almaları. Dolayısı ile kurumsal birliktelik, bir “çatı” değil Haziran… Oluşması gereken kurucu iradenin nüvesi diyebiliriz.

BHH (Birleşik Haziran Hareketi) amacı nedir, nasıl bir kitleye hitap etmek istiyor, ulaşmak istediği ve yapmak istediği nedir biraz bize BHH açıklar mısın İdem Abla?

– Haziran’ın ulaşmak istediği amaç, Eşitlikçi, özgürlükçü, demokratik, kamucu, dayanışmacı, laik ve bağımsız bir cumhuriyet kurmaktır. Bunu da tepeden bir iradi müdahale ile yukarıdan aşağıya değil, aşağıdan yukarıya, insanların ortak iradelerini oluşturarak yapmak. Çağrısı, antikapitalist, antiemperyalist, antifaşist olan bütün bireylere şu ilkeler doğrultusunda oldu. Ülkenin faşist/dinci/gerici zorbalığa sürüklenmesine dur demek. Emekçilerin ve çalışanların güvencesiz, kölece çalıştırılmasına, taşeronlaşmaya, işçi cinayetlerine karşı mücadele etmek

Piyasacı talan ekonomisine karşı çıkmak, ülkemizin özelleştirmelerle sermayeye peşkeş çekilmesine karşı durmak, kamucu, paylaşımcı bir ekonomiden yana olmak.

Dinin siyasal ve toplumsal yaşama müdahalesine karşı olmak, laik ve özgür bir hayatı kurmak için mücadele etmek. Özellikle bölgemizde emperyalizme karşı savaşan halkların yanında olmaz. Ortadoğu’daki yangının içine sürüklenmemek için mücadele etmek, bağımsız bir Ortadoğu ve kardeşçe bir arada yaşayan bir bölge istemek. Kürt sorununda eşit yurttaşlık temelinde özgür ve kardeşçe bir arada yaşama iradesine dayalı bir hayatı kurmak için, adil, onurlu bir barış için çaba göstermek. Her türlü cinsel ayrımcılığa, şiddete ve baskıya karşı olmak. Kadınlara ve farklı cinsel yönelimlere sahip insanlara yönelen şiddete, cinayetlere karşı aktif tavır almak. Doğanın tahribine, kentlerin ve yaşam alanlarının rant uğruna yağmalanmasına karşı olmak. Yani bu saydıklarımı içtenlikle benimsemiş herkesi aşağıdan yukarıya doğru, tabandan tavana doğru olabilecek en demokratik yöntemlerle örgütlenmek için Haziran meclislerine çağırıyoruz. Bana göre zaten ilerici devrimci olmanın asgari koşulları bunlardır. Dolayısıyla Haziran’ın bu ilkeleri de bir asgari program oluşturuyor.

Özellikle BHH’nin laiklik üzerinde çok sıkı durduğunu basın ve medyadan hatta bunu twitter’dan diyeyim sonuçta hiçbir medya AKP propagandası dışında bir şey göstermiyor her neyse ne diyordum evet BHH’nin laiklik üzerinde çok sıkı bir çalışması var, sence laiklik tehlike altında mı? Nasıl bir laiklik istiyorsunuz? Bize laik hakkında bilgi ve şuan ki yaşananlar adına tehlikede olan şeylerden bahseder misin?

– Haziran elbette ki, laiklik üzerinde senin tabirinle çok “sıkı” duruyor. Çünkü şu anda saldırı bütün kuvvetiyle laikliğe yönelmiş durumda. Laiklik tehlike altında demek hafif kalır. Durum artık tehdidi, tehlikeyi falan aştı. Doğrudan, bodoslama bir saldırı var. Birinci barikatı buradan kurmak bana şart gibi görünüyor. Çünkü kadın meselesinden, eğitime, emeğe kadar saldırının mızrak ucu bu. Soma’daki katliamdan sonra bölgeye psikolog yerine tarikat şeyhleriyle hocaları, üfürükçüleri gönderdiklerini unutmamamız gerek. Okulların durumu ortada, derslerin durumu ortada. Sözüm ona seçmeli dersler koymuşlar ama seçmemen mümkün değil, seçmeli ders almak zorundasın, başka derslere öğretmen vermedikleri için de mecburen kuran, peygamberin hayatı, vs. gibi dersleri seçmek zorunda kalıyor çocuklar, sübyan mekteplerinin hali ortada. Ensar vakfı gibi yapıların nelere yol açtıkları ortada, 45 çocuğun hayatı karartıldı, iki gündür Kahramanmaraş’taki bir İmam Hatip’te tacize, tecavüze uğrayan çocukların durumu ortada. Proje okullar meselesi ortada. Kadın meselesine hiç girmeyeyim, işte en son örneğini otobüste şortu yüzünden tekmelenen kadın arkadaşımızın olayında gördük. Meclis kuran tilaveti ile açılıyor, Mustafa Kemal’i saygı duruşuyla mı ansak, yoksa fatiha mı okusak tartışması mecliste yapılabiliyor vs.

Nasıl bir laiklik istediğimize gelince, devletin halkı için herhangi bir din veya mezhep belirlemediği, bunun için müdahale etmediği, dinin de devlete ve kamusal alana hiçbir şekilde müdahale edemediği bir laiklik istiyoruz elbette. Tehlikede olan ne soruna cevap olarak da fazla uzatmadan söyleyeyim. Her şey tehlike altında, birincil olarak da kadınların ve çocukların hayatları tehlike altında!

BHH içinde bulunan HTKP’nin (Halkın Türkiye Komünist Partisi) Genel Başkanı Erkan Baş’ın laiklik bildirileri dağıtırken kendisi ve yoldaşlarının nasıl gözaltına alındığına şahit olduk, artık laikliği bile savunmanın suç olduğu bir yerde mücadele yürütmenin zorluğu için ne demek istersin İdem Abla?

– Laikliği savunmak suç değil, böyle bir şeyi telaffuz dahi edemeyiz, etmemeliyiz. Laikliği savunmak; sonuna kadar haklıdır, meşrudur ve biz bundan asla vaz geçmeyeceğiz. Mücadelenin zorluğuna gelince, bu ülkede iyiyi ve doğruyu savunmak hiçbir zaman kolay olmadı. Biz sosyalistler, devrimciler bu zorluklara alışkınız. Zaten başımıza gelecekleri göze alarak bu mücadeleyi veriyoruz. Dolayısı ile Erkan Baş arkadaşımızın bir adım bile geri atmayacağını, başını bir an bile eğmeyeceğini biliyoruz, onunla birlikte gözaltına alınan arkadaşlarımız da öyle, aynı olayda aynı şekilde ÖDP İstanbul il başkanı arkadaşımız Deniz Demirdöğen de gözaltına alındı onca kişiyle birlikte. Dolayısı ile tekrar edeyim, bunlar zaten bizim göze aldığımız, olmasını beklediğimiz zorluklar. Hep böyleydi.

Konuyu biraz farklı bir yere getirmek istiyorum, Adolf Hitler’in Almanya’sında, halkı aydınlatma ve propaganda bakanlığı vardı ve bunun başında Joseph Goebbels diye bir adam vardı, bu adam ne yapıyordu görevi neydi biraz bundan bahseder misin İdem Abla?

– Josef Goebbels, inanmış bir faşist, azılı bir ırkçıydı. Görevi de halkı uyutmak, kandırmak yeri geldiğinde korkutmak ve sindirmekti elbette. Mesela şöyle bir projesi var ve uygulamış da, bütün evlere radyo dağıtmış, radyo sadece müzik çalıyor ve nazi propagandası yapıyor. Radyonun o zamanın en yeni iletişim teknolojilerinden biri olduğunu unutmayalım. Türünün tek örneği değilmiş tabii ki. Bak bizde kendisini kıskandıracak kadar becerikli benzerleri de bol bol mevcut.

Yine Adolf Hitler Almanya’sından devam ediyorum, Hitler’in emirlerini uygulayanlar da psikopat mıydı? Hannah Arendt’in deyimiyle “kötülüğün sıradanlığı yaşanıyordu” demişti, Hannah Arendt bu söylemleri şuan ülkemizdeki durumun bir özeti diyebilir miyiz?

– Hitler’in emirlerini uygulayanlar psikopat falan değillerdi elbette. Yönetim kademesini, Nazi ileri gelenlerini, ordu generallerini falan bir yana bırakalım, onlar zaten psikopat falan değildi. Tamamı, dünyayı ele geçirmeye, insanları köleleştirmeye azmetmiş azgın faşistlerdi. Sıradan insanlar ise, sıradan hayatlarını yaşadılar. Hannah Arendt “Kötülüğün Sıradanlığı”nda, zaten “zavallı insanlar, mecburen emirlere uydular” meselesine itiraz eder. Almanya’da toplumun büyük çoğunluğu öyle dayak ya da baskı zoruyla emre falan uymadı, kendilerine verilen görevleri bile isteye, iştiyakla, liyakatla, sadakatle yaptı der. Naziler de önce eğitim, sağlık, akademi, yargı, yürütme gibi noktalarda gereken temizlikleri yaptılar. Muhalefeti bütünüyle susturdular, hatta tamamen temizlediler, sonra da sıradan insanlara buyurun işinizi yapın, hayatınız aynen devam ediyor dediler. Hatta işçi sınıfına şöyle bir havuç uzatmışlıkları vardır: Fransa’yı, İngiltere’yi falan ele geçireceğiz, bunların hepsini köleleştireceğiz, onlar sizin yerinize çalışacaklar, siz de lüks gemilere, sizin için yaptığımız Volkswagenlerinize binerek falan oralara tatile gideceksiniz, onlar da size garson olarak, temizlikçi olarak, aşçı olarak bedavadan hizmet edecekler. Bu bayağı tutmuş, bir iki de gemi turu düzenlemişler öyle. Şu anda Türkiye’de durumun özeti henüz bu değil… Elbette çorbam kaynasın, sobam yansın gerisini bilmem diyen bir sürü insan var. Ama öte yandan hala direnen, direnecek olan, teslim olmayacak olan da kocaman bir kitle daha var. Yok, öyle yağma, teslim olmayacağız ve BİZ KAZANACAĞIZ.

Senin 78’kuşağı hareketinden geldiğini biliyoruz babamda 78’kuşağından az çok o kuşağı biliyorum, babam o zamanlar her sabah uyandığımızda sosyalizm gelecek umudu ile uyanıyorduk ve inanıyorduk derdi ta ki 1980 darbesi olana kadar demişti, hem o yıllardaki sol tutumdan hem o zamanların şartlarından ve şuan ki yaşananlarla özdeştirecek olursak ne söylemek istersin gerçekten çok merak ediyorum İdem Abla..

– Evet, 78 kuşağındanım gerçekten de. Baban haklı, gerçekten çok güçlü bir umudumuz vardı. Hatta umuttan öte bir şeydi bu, çünkü bu amaç için çok yoğun bir mücadele veriyorduk. Her gün arkadaşlarımızı kaybediyorduk. Kucağımızda, yanı başımızda ölüyordu arkadaşlarımız. Hepimiz, yani aktif mücadelenin içinde olanlar, hayatlarımızdan büyük fedakârlıklar yapıyorduk. İki durum arasında kıyaslama yaparken, yaşanan dönemlerin toplumsal, siyasal ve tarihsel koşullarını göz önünde bulundurmak mecburiyetindeyiz, yoksa yaptığımız bütün çözümlemeler yanlış, en azından inanılmaz sığ olur.

Bizim mücadele ettiğimiz tarihsel koşullarla bugünün koşulları çok farklı. Bir kere soğuk savaş dönemiydi, iki kutuplu dünya vardı, bir de üçüncü dünya. Sol içindeki tartışmalar da zaten genellikle bu durumun üzerinde şekilleniyordu. Memleketimizde de Sovyet yanlıları, Çin yanlıları, Enver Hocacılar, Kürt hareketi ve bizler vardık. Hatta Kürt hareketi de bu çerçevenin içinde şekillenmişti o dönemde. Ben Devrimci Yol hareketinden geliyorum mesela. Biz bütün bu kutuplaşmalara mesafeli duruyor, hepsini eleştiren bir yerden hareket ediyorduk. Bugün böyle bir şey yok mesela, saflar daha karmaşık. O zaman herkesin kafası biraz daha netti diyebilirim. Bu ideolojik durum…. Örgütlenmeye gelince. Bir kere göreceli de olsa 70’ler hala ne kadar tırpanlanmış da olsa 61 anayasasının bazı özgürlüklerinin ve haklarının geçerli olduğu bir dönemdi. Öğrenci dernekleri, meslek odaları, sendikalar siyasi düşüncelerin yeşermesi ve örgütlenmesi açısından çok canlıydı. Toplum örgütlenebiliyordu. Bugünün teknolojik imkanlarının akla hayale bile gelmediği dönemde, insanlar derneklerde, sendikalarda, odalarda, mahallelerde, iş yerlerinde bir araya geliyor, haberleşiyor ve büyük kitleselliklere ulaşabiliyorlardı. 12 Eylül sınıf hareketiyle birlikte bunları da yok etti elbette. Siyaset kötü, iğrenç, yapılmaması gereken en hafifinden nafile bir şey haline getirildi. Örgütlenme, örgüt öcüleştirildi. 90’ların sonuna doğru bu kırıldıysa da bugüne bakıldığında hala aynı ruh halini seçebilmek mümkün. Bu ruh hali kırılmadıkça, insanlar örgütlenmeye, örgüte böyle mesafeli durdukça durum zor doğrusu

Gezi direnişi gibi büyük bir toplumsal hareket yaşadık, birçok fikir değişti herkesi bir birine empati yapmaya başladı, sanki bir Fransız devriminin muadili gibiydi, inanılmaz bir inanç, inanılmaz bir mizah, inanılmaz bir dayanışma, inanılmaz bir direniş, 78’kuşağını geçirmiş biri olarak Gezi için ne diyeceksin İdem Abla?

– Gezi direnişi gerçekten muazzam bir toplumsal hareketlenmeydi. Bir çok fikir değişti mi bilmiyorum, yeterince empati kurabildik mi bilmiyorum. Ama bir politikleşmenin önünü açtığı kesin. En azından kendi yakınlarımdan hareketle şunu söyleyebilirim, Gezi öncesi toplumsal sorunlara duyarlı olan yakınlarım, Gezi ile birlikte politikleştiler. Bir tutum ve tavır aldılar ve bu hayatlarını da derinden etkiledi. Fransız devriminin muadili diyemeyeceğim ben, muadili olsa devrim olurdu oysa olmadı. Bastırıldı. O inancın hala var olduğuna inanıyorum ben Gezi için ne diyebilirim ki, kendi adıma hiç de öngöremediğim bir gelişmeydi doğrusu. Üç çocuğumun da barikatların arkasında olduğunu bilmek hem gurur verdi hem de muazzam bir korku yaşadım Çocukların ölümleriyle büyük acı yaşadım herkes gibi. Beni çok etkilemiş bir görüntü vardır, onu anlatmak isterim çünkü o ruhun hala bütün canlılığı ile yaşadığına inanıyorum: Ali İsmail’in öldüğü günün gecesi… Yer Kenedi caddesinin alt ucu, yani Benzincinin önü. Polis barikatı. Arkada muazzam bir kalabalık birikmiş. Polis dağıtmaya çalışıyor. En önde, kuş gibi minicik bir kız, anoreksik neredeyse, öyle ince, öyle küçük. Tomaların önüne geçmiş öyle duruyor. Polis neden toplandınız burada dağılın diyor. Kız kardeşimiz öldü, dağılamayız diyor. Polis benim de kardeşim öldü, ben böyle mi yapıyorum peki diyor. Kız senin kardeşini de mi polis öldürdü döve döve diye cevap veriyor. Polis şaşkın, derken o minicik kız aniden ciğerlerinin bütün gücüyle ve hiç susmadan “Ali İsmail Korkmaz, Ali İsmail Korkmaz, Ali İsmail Korkmaz” diye bağırmaya başlıyor. Arkasındaki kalabalıktan da gök gürültüsü gibi yankılanıyor Ali İsmail Korkmaz. Gezi buydu işte. 11 milyon insanın sokağa dökülmesi, itirazlarını, kararlılıklarını güçlü bir şekilde dile getirmeleriydi. Başka bir hayatın mümkün olduğunu görmekti, göstermekti. O yüzden de hala büyük korku salıyor. 78 kuşağından biri olarak şunu söyleyeyim, eğer o Gezi kitlesi örgütlü bir kitle olabilseydi, bugün başka bir ülkede yaşıyor olurduk.

Gezi hakkında devam etmek istiyorum, özellikle gezi çok büyük bir dayanışmanın örneğiydi fakat gezinin bu derece kitlesel hareketini örgütlemekten çok 7 Haziran seçimlerine sandığa yönlendirerek bu kitleyi pasifleştirdik kendi fikrim böyledir, SOL’un burada bir hatası var mıydı sence? Geziyi iyi okuyamadı ve kitleleri yönlendiremedi desek çok mu abartmış oluruz ne demek istersin İdem Abla?

– Böylesine büyük bir toplumsal hareketlenmenin var olan koşullarda, -siyasi partiler yasasının, seçim barajının vs. hiç değişmediği koşulları kast ediyorum- salt sandığa kanalize edilmesi ve üstelik iki rakip muhalefet partisi arasında çekiştirilmesi çok büyük bir hataydı bana göre de. Solun elbette ki katkısı var, sonuç olarak Gezi kitlesini kollarından çekiştiren iki partinin de “sol” olma iddiaları mevcut. Geziyi iyi okuyamadıklarını ise gayet iyi biliyoruz. O dönemde söylenmiş sözlerden, verilen demeçlerden, Ocalan’ın bizzat Kürt hareketi tarafından yayınlanmış tutanaklardaki sözlerinden, CHP’nin tutumundan halinden falan biliyoruz. Bence abartmış olmayız. Gezi kitlesinin talebi başkaydı. Diyordu ki, bir barikat kurduk, bu sapasağlam kalmalı, bu barikatın arkasında hareket etmeliyiz. Bunun doğru anlaşıldığına, doğru çözümlendiğine emin değilim. Girilen seçim sürecinde yerel seçimlerden başlayarak bize göre üst üste hata yapılmıştır, o hataların bedelini de bütün toplum şu anda ödüyor zaten.

Doğanın diyalektiği gereği ya da fiziğin de diyebiliriz, her şiddetin bir hızı ve ivmesi vardır, belli bir yere kadar o hıza ulaşır ve maksimum hız seviyesine geldikten sonra artık bir çatlama oluşur, Karl Marx dediği gibi toplum değişkendir hep aynı rejimler devam etmez, belli bir değişime uğrar diyalektik böyledir demiştir, toparlayacak olursak bugünün şartlarında ülkemizde yaşananlarla ilgi yola çıksak aslında bunun bir sonu var ve biz sonu mu bekliyoruz? Fikirlerini merak ediyorum İdem Abla ne demek istersin?

– Biz açık faşizm yaşıyoruz şu an… Faşizm ise sürdürülebilir bir durum değildir. Sermayenin faşizme ihtiyacı bittiği an dağılır gider. Tarih bize bunu gösterdi. Ancak eğer gerçek bir değişim istiyorsak, faşizm sonrasının yine sermayenin/kapitalizmin kendi ihtiyaçlarına göre tanzim ettiği bir düzen olmasını istemiyorsak, sonuna dek mücadele etmek zorundayız. Sonu gelsin diye beklenmez yani, sonu gelsin diye mücadele edilir, savaşılır.

HDP’li milletvekillerinin tutuklanması için ne diyeceksin İdem Abla? SHP zamanlarındaki Orhan Doğan ve diğer milletvekillerinin yaşadığı dönem aklıma geldi iki dönemi de bir biriyle kıyaslayacak olursak söyleyeceklerin nelerdir.

– HDP milletvekillerinin tutuklanmaları için ne diyebilirim ki? Ne desem az. İki dönemi birbiriyle kıyasladığımız zaman en azından şunu söyleyebiliriz, o dönem DEP’liler SHP’nin dayanışması ile meclise girmişlerdi. Şimdi ise kendi öz güçleri ile üstelik hatırı sayılır ölçüde demokrat, barış isteyen insanların oyunu da alarak meclisteler. Dolayısı ile bunun yankısı, açtığı yara bu oranda derin. Ama bu da aşılacak, bu günler de geçecek. Bizim yapacağımız tek şey de HDP ile bu koşullarda dayanışmaktır.

Amerika’daki seçim sonuçları sence ülkemiz politikasını nasıl etkileyecek bunun için fikirlerin nelerdir İdem Abla?

– Amerika’daki seçim sonuçları dünyada yaşanmakta olan büyük çalkantının bir başka veçhesi. Bakalım nasıl gelişmeler olacak. Ülkemiz politikasını nasıl etkileyeceğini ise doğrusu istersen pek kestiremiyorum. Çünkü bir dış politikamızı nasıl etkileyeceğini de önümüzdeki günlerde göreceğiz ancak. Fazla bir şey değişeceğini sanmıyorum ama. Dış politika uzmanı değilim yani, öyle büyük büyük laflar etmeyeyim. Emperyalizm çıkarı neyse o şekilde davranır. Trump gibi birinin tek başına büyük değişiklikler yaratabileceği kanısında değilim. ABD’nin iktidar ittifakları otururlar ne yapacaklarına karar verirler, Trump da ekran yüzü olarak bunları dillendirir herhalde.

Röportajımızın sonuna geldik İdem Abla bu hafta bana konuk olduğun için tekrardan teşekkürlerimi sunuyorum ve seni çok seviyorum buradan herkese bunu belirtmek istiyorum içimde kalmasın, her neyse şımarıklığın zamanı değil, Sol / Sosyalist kesim için son olarak ne demek istersin İdem Ablacığım?

Neyse bu son soruydu, tekrar teşekkür ederek şöyle bitireyim bari: ENSEYİ KARARTMAYIN, ÖRGÜTLENİN, MECLİSLEŞİN HAZİRAN’DA BİRLEŞİN… MUTLAKA KAZANACAĞIZ, BİZ KAZANACAĞIZ!

Röportaj Yapan: Ozan @norskdark – twitter

Röportaj Veren: İdem Erman @uzunyolyolcusu – twitter